O ERBAKAN’DI

26 Şubat 2015, Perşembe - 01:16

Ölümünün sene-i devriyesinde kendisini rahmetle anıyoruz, mekânın cennet olsun büyük adam

 

 

 

 

‘Dünya çapında bir bilim adamı olmak varken neden siyaseti tercih ettiniz?’ diye sorduklarında “Memlekette yapılacak çok şey var, bunları gerçekleştirmenin tek yolu siyaset görünüyor” diyerek olağanüstü fedakârlık isteyen bu çetin yola girmişti.

“Mücahit Erbakan”

Üstün başarılarla dolu bir öğrencilik hayatından sonra yine olağanüstü başarılarla devam eden akademisyenlik hayatını bir kenara bırakıp kendisini milletinin ve bütün âlem-i İslam’ın hizmetine adamış ‘dava adamı’ bir siyasetçi idi, O.  

‘Dünya çapında bir bilim adamı olmak varken neden siyaseti tercih ettiniz?’ diye sorduklarında “Memlekette yapılacak çok şey var, bunları gerçekleştirmenin tek yolu siyaset görünüyor”  diyerek olağanüstü fedakârlık isteyen bu çetin yola girmişti.

Onun siyasetinin tek amacı vardı: “Yeryüzünde Hakk’ın hâkim kılınması.” O bütün bir ömrünü, yeryüzünde “Yanlışın değil doğrunun, kötü ve çirkinin değil iyi ve güzelin, zararlının değil faydalının, zulmün değil adaletin, güçlünün değil haklının” hâkim kılınması için mücadele ve mücâhede ile geçirdi. O’nun, uğruna başını feda etmeye hazır olduğu bir davası vardı. Söylemini de, eylemini de, icraatını da o ‘dava’sına göre belirledi. Reel politiğe asla mahkûm ve teslim olmadı.

O sıra dışı bir siyasetçi ve devlet adamıydı. Klasik, alışılagelmiş, tipik bir politikacı değildi.Çünkü o her şeyden önce “belâ” gününde verdiği sözü aklından hiç çıkarmayan ve her anını ona göre yaşamaya çalışan, “hesap gününe” inanmış ‘ihsan’ sahibi bir mümindi. Bir mümine yaraşır gibi yaşadı.

O’nun gizli ajandası ve gündemi yoktu; hiçte olmadı. Parti merkezinde ne konuşmuşsa meydanlarda da onu konuştu. Kapalı kapılar ardında ne söylemişse Meclis kürsüsünden de onu haykırdı. Onun inancına göre “dünya bir oyun ve eğlenceden” ibaretti ve oda ‘oyunu’nu açık oynadı. Çünkü bütün hesabını, kitabını sadece ve sadece “hesap gününün sahibine” göre yapmıştı.

Ne kaybedecek dünyevî bir şeyi ne de korkup çekineceği bir kimse vardı. Mensubu bulunduğu milleti de, vatandaşı olduğu devleti de, yol arkadaşlarını da; yaşadığı dünyayı ve çağdaşlarını da çok iyi biliyor ve tanıyordu.

Hem dünyada hem de kendi ülkesinde kurulu bulunan düzenlerin birer “sömürü düzeni” olduğunu herkesin bilip görmesine rağmen o sömürü düzenlerine açıkça cephe alan ve onları yıkıp yok etmek için alenî savaş ilan eden tek oydu. “Gizli dünya devleti” nin şifrelerini tek tek deşifre eden de, her konuşmasında bıkıp usanmadan ısrarla ve inatla onları unutturmayanda oydu.

Dünyaya ve ülkesine barış, huzur ve adalet, özgürlük ve refah gelecekse bunun ancak ve ancak sömürü düzenlerinin yerine ‘adil bir düzen’in kurulması ile mümkün olacağını biliyor, bunun için var güzüyle gece gündüz durmadan çalışıyordu. Yapacağı iş çok, onları yapabilecek kadar vakti ve fırsatı yoktu; bunu da çok iyi biliyordu. Biliyordu, çünkü dünyayı sömürenler kendi düzenlerinin yıkılmasına kolay kolay müsaade etmezlerdi.

O oyununu ne kadar dürüst ve açıkça oynadıysa muhalifleri ve rakipleri ise o kadar alçakça, sinsice ve kalleşçe oynadılar. Gerçi buda onun için sürpriz bir durum değildi. O,“Sayfalar, satırlar ‘Ebu Leheb öldü’ deseler de Ebu Leheb’in ölmediğini, Ebu Cehil’in kıt’alar dolaştığını” biliyor ve görüyordu.   

İftiralar attılar, partilerini kapattılar, kendi bulandırdıkları suyun hesabını ondan sormaya kalktılar. O ise hiç yılmadı. Her seferinde yeniden ‘bismillah’ dedi. Düşürüldüğü yerden dimdik ayağa kalktı, hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam etti. İnanıyordu ki davasının sahibi işini yarım bırakmazdı.

O rahmet Peygamberinin varisiydi, hep öyle davrandı. Kendini ‘dava’nın sahibi değil ‘memuru’ gördüğünden itip kakana da, her türlü alçaklığı yapana da onurunu ve vakarını asla zedelemeden hep şefkat ve merhametle yaklaştı, daima hayır dua etti.

Eline geçen çok küçük fırsatları bile en mükemmel biçimde değerlendirdi. Çünkü o ‘gemileri karadan yürüten’ bir ahfadın torunuydu ve imanın ‘tekeden bile süt çıkaracağına’ şeksiz ve şüphesiz inanıyordu.

On bir aylık başbakanlığı döneminde inanılmaz işler başardı. Dostlarının da düşmanlarının da hayret ve taaccübü görülmeye değerdi. Vaktinin çok uzun olmayacağını biliyordu. Hem inandıklarını hayata geçirecek, olmaz denilen şeylerin olabilirliğini tüm dünyaya gösterecek hem de bütün insanlığın kanını emen sömürü düzenine bir daha belini doğrultamayacağı bir darbe indirecekti. Mevla’ya hamdolsun ki, zamanı çok kısa olsa da bunu başardı.

Bir İbrahim gibi girdi put alanlarına. Devirebildiği kadarını devirdi. Ne baltasını sakladı nede kendisini.

Hak-Batıl mücadelesiydi olup biten, batılda boş durmadı. ‘Dâru’n-Nedve’ler, ‘Meclis-i Dırar’ lar kuruldu. Zalimler, hainler ve onların uşakları zulümlerini ayyuka çıkardılar, ellerindeki medya ve yargı gücünü bir korku toplumu oluşturmak için kullandılar. Her türlü yalan, iftira ve rezilliğe başvurdular. Basiretleri kapanmış, gözleri o kadar karamıştı ki ‘ruz-i mahşer’de aleyhlerine olacak ne kadar iş yaptılarsa kendi kameralarıyla kaydettiler. Bütün dünyayı kendi istek ve arzularıyla kötü amellerinin birer canlı şahidi olarak yazdırdılar.

Bir ‘gücük’ ayında, bir zihniyeti yok etmek için toplandıkları o tarihi 28 Şubat toplantısında, yazıp imzaladıkları idam fermanının bir buçuk asırdır sahip oldukları kendi zihniyetleri olduğunu bile fark edemediler. Bu kadar ahmak ve cahildiler.

Partisini kapatıp kendisini siyaseten yok etmek isteyen ve bu amaçla darağaçları kuranlarda ‘biliyorlardı ki; ona kolay kolay gelmezdi ölüm. İstedi ki onlara katil desinler: Bunun’çin öldü.’ Bunu bile anlayamadılar.

Gizli mahfillerde kurdukları idam sehpalarında, boyunlarına yağlı urgan geçirdikleri kişilerin ‘kendileri’ ve kendi ‘öz evlatları’ olduklarını anladıklarında ise artık çok geçti.

O ise “halini Rabbine arz etse de halinden hiç şikâyet etmedi." Siyasi hayatında ne dedi ise hepsi tezahür eden büyük bir devlet adamı, fedakârlıklarının hesabını yapmayan numune-i imtisal bir dava adamı, devrine ve tarihe mührünü vurmuş bir siyasetçi olarak yaşadığı ömrünü bir derviş gibi tamamladı.

Rabbi onu uzun yıllar süren mücadelesinin, gayretinin, azminin, nezaketinin, muhabbetinin, şefkatinin, sabrının, tevekkülünün, duasının karşılığı olarak mahşeri bir kalabalıkla, dostlarının ve sevenlerinin mahzun fakat onurlu, onu sevebilme nimetinden ve ona dost olabilme şerefinden mahrum olanların ise mahcup ve pişman olduğu bir şahitlikle huzuruna kabul buyurdu.

O, kendisini ‘yok etmek’ isteyenlerin geride kalan kalıntılarının ağızlarını bile açamayacakları bir biçimde, yok etmek istedikleri günü tarihten silercesine, o günün arifesinde yürüdü Rabbine. 28 Şubat’ı hazırlayanların hayretleri ve şaşkınlıkları arasında, başbakanken imzalamadığı o meşhur müsveddeyi, bu âlemden göçüp giderken paramparça etti, yırtıp çöpe attı, öyle gitti.

 

 

 

Rabbinin bir lütuf ve ihsanı olarak her zamanki gibi son sözü yine o söyledi.

Çünkü “O ERBAKAN’DI”

RUHUN ŞAD OLSUN,ASLA SENİ UNUTMAYACAĞIZ..

 

Etiketler:   Etiket Eklenmemiş.

YorumlarHiç Yorum Yapılmamış.     'İLK YORUMU SEN YAP'

Adınız Soyadınız:

E-Postanız:

Yorumunuz:

4 + 4 = ?

 
haber yazılımı: buki