hasankamiloglu8 @ gmail.com

~~Binyediyüzlü yılların başlarında Arabistanın Necd bölgesinde Abdülvehhab oğlu Muhammed isimli bir adam, fikirlerini İbni Teymiye’nin görüşleri ile de temellendirerek Ehli sünnet anlayışa aykırı bir şeyler söylemeye başlamış, ancak kendine pek de taraftar bulamadığı gibi zamanın Osmanlı şeyhul islamı tarafından dininden çıkmış olduğuna dair huküm verilmişti. Bin yediyüz kırklara geldiğinde yolu bugünki Suud ailesinin dedeleri olan Suud oğlu Muhammed’le kesişir. Abdülvehhab kendisini (Kadı) maddi imkanları yerinde olan Suud oğlu Muhammed’i de (Hakim) sıfatlarıyla nitelendirerek nüfuz alanını genişletmeye çalışır. Ancak bu arada yolu İngilizlerle de kesişmektedir. İngilizlerinse, taraftar toplamakta hayli zorlanan bu batıl gurubu kendi emelleri uğrunda desteklemesi işten bile değildir.       
         Peygambere selavat getirmeyi dahi şirk sayacak kadar İslamın temel dinamiklerine aykırı cümleler kuran ve İngilizlerin de kadın, para, silah ve siyasi etkilerini de kullanarak desteklediği Vehhabi anlayış Arap yarımadasındaki gücünü iyice artırır. Bu arada Peygambere selavat getirmeyi yasaklayan anlayış diyince aklınız hemen Türkiye’de de birilerine gitti anlıyorum. İşte kimlerin kimlerle bağlantılı olduğu üzerine de biraz düşünmek gerekli, dedikten sonra konumuza dönelim. Abdülvehhab’ın  bu süreçte yanındaki diğer ayaksa hep Suud ailesidir ve belki de Abdülvehhab bu tefrikada sadece bir figürdü ve Suud üzerinden İngilizlere ulaşan yol bir tesadüfle de ifade edilemeyip, reel olan şu ki her şey bir İngiliz planı planı çerçevesinde yürümekteydi.
         Başlıbaşına Vehhabilik anlayışını anlatmaya kalksak bize epey uzun bir sayfa lazım; Onun için bir giriş yaptıktan sonra biz şu Suud ailesine dönelim isterseniz. Vehhabbilik, kuruluşundan yayılışına kadar Muhammed b. Abdülvehhab’ın  yanında olan Suud’ların çocukları yoluyla devam eder. Vehhabi Suudi yapılanma, İngilizlerin de desteğiyle Sünni anlayışa sahip ve hilafetin temsilcisi olan Osmanlıya baş kaldırarak o coğrafyada sayıyız Müslümanı katlettikleri gibi diğer taraftan da Şia inancının yaygın olduğu Irak bölgesine de saldırarak Hz. Hüseyin’in türbesini yakıp yıkarlar. İyice azgınlaşan bu topluluğa karşı Sultan ikinci Mahmut han, zamanın Mısır valisi Kavalalı’yı göndererek Suud’u dağıttırarak, Abdullah bin Suud’u da İstanbul’da idam ettirse de, Vehhabi Suud kurgusu kaçan diğer aile bireyleri tarafından İngilizlerin gölgesi atında tekrar filizlenir.
         Vehhabi Suud olgusunun Şia ile alıp veremedikleri şey ise Hz. Ali (k.v)’ye karşı duydukları kin olduğu ifade edilir. Zira Hz. Ali, Vehhabi ve Suud soyunun dayandığı Necd bölgesinde yaşayan ve Kuran’dan başka kaynak tanımadıklarını söyleyip, içtihad ve kıyas gibi temel islam değerlerini yok sayarak Müslümanları küfürle itham eden Haricilerle savaşması ve Nahveran’da yine Haricileri yok etmesi bu anlayışın Hz. Ali’ye karşı duydukları öfkenin temelini oluşturmaktadır. Şiilere karşı bu tutumlarının temelini oluşturan unsurlardan biri ise, belki de Muhammed bin Suud’u bin yediyüz altmışbeş senesinde bir Şii’nin öldürmesi de olabilir. Şüphesiz Şii anlayışa olan düşmanlığın sebebi  Sünni bir inanca sahip olmaları değil. Zira daha farklı eğilimleri bir arada tutan, Müslümanlar arasında barış ve huzuru temin ederek geniş bir yelpazeye sahip olan Sünni inanç sahiplerine de olmadık işkenceleri yapmış olan Vehhabi anlayışını ifade eden en net cevap, bugün de Daeş gibi nefret oluşturan marjinal gruplarının da fikirsel altyapısını oluşturan Harici bir kafa yapısına sahip olmalarıydı. Nasıl ki zamanın İran Pers devletini Hz. Ömer (r.a)’ın ortadan kaldırması sebebiyle, Şia anlayışında türlü iftiralarla Hz. Ömer’e karşı kin ortamı oluşturulmuş ise, sadece Hz. Ali’ye karşı değil, yine Necd bölgesinde ortaya çıkan ve peygamberlik iddiasında bulunan Müseylemet’ül Kezzap ve avanelerinin Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın emri  ve Halid bin Velid’in kılıcı ile yok edilmeleri sebebiyle Necd bölgesi sakinleri Hz. Ebu Bekir’e ve bazı sahabelere karşı kin beslediler. Zamanla bu kin dolu anlayış Necd bölgesinden türemiş olan Vehhabi ve Suud’da tezahür ederek türbe ve kabir ziyaretlerinin yasak olduğu yalanı ile râşit halifelerin ve sahabe kabirlerinin yok edilmesinin yolunu açtılar.
        Hepimiz biliyoruz ki, Peygamber efendimiz Medine’ye geldiği zaman, orada yaşayan Yuhudi toplulukları da vardı ve Peygamberimizden yaklaşık altı yedi asır önce Medine’ye yerleşmiş olan ve en az üç kabileden oluşarak hayli kalabalık bir yer tutan bu gruplar zamanla yaptıkları ihanetler sebebiyle Peygamberimiz tarafından Medine’den sürgün edilmişler, ancak Medine’den sürülmüşlerse de Arap coğrafyasında kalmışlar! Peki bu durumda insanın aklına gelmiyor mu, nerde bu Yahudiler? Medine’den sürülen Yahudiler, Hayber Yahudileri, Necd bölgesi yahudileri nerdeler?
        Bugün de Suud, Uluslararası İngiliz ve Amerikan petrol şirketlerine petrol pompacılığı yapmasının yanında İsrail’in güvenliğini sağlamakta ve başta ülkemiz olmak üzere müslüman coğrafyalarda fitne oluşturmak için fikri çalışmalar yapmakta ve ciddi paralar harcamaktadır. Haremi şerifi korumak için yapılmış olan Osmanlı eseri Ecyat kalesini yıkarak Kabe’nin yanıbaşına İngiliz kraliyet sarayının temsili saat kulesini dikerek, kutsal topraklardaki işgali sembolleştiren Suud’dan İslami anlamda olumlu bir şey beklemekse iyi niyetten de öte bir şey olur.
       Suud ailesinin şu anda beş, altı bin civarı üyesi var ve zaman zaman çok sert taht mücadeleleri olmaktadır. Aileden genç yaşta sebepsiz yere yok olan sayısı hayli fazladır ancak ailenin kalabalık olması uluslararası güçlerin işlerini kolaylaştırıyor ve her zaman kendilerine en iyi hizmet edecek olanları bulup önemli noktalara getirebiliyorlar.

        Anlatılacak çok şey var da, köşe uzadıkça uzuyor, Allahın selamı üzerinize olsun.